Tiyatro furyası üzerine

Semih Fırıncıoğlu 

Bir yıl kadar önce yakından tanıdığım bir tiyatro oyuncusunun tek kişilik oyununu izlemek için Moda Sahnesi’ne gittim. Duyma sorunum olduğunu bildiklerinden bana en ön sıranın tam ortasındaki koltuğu ayırmışlardı. Yerimi gösteren arkadaşa “Ben oyunun yanı sıra izleyiciyi de izlemek isterim, birkaç sıra arkada bir yere geçsem olur mu?” dedim, “Hiç boş koltuk yok, salon bütünüyle dolu” dedi. “Kaç kişi alıyor bu salon?” diye sordum, “Bu oyunun düzeninde 175 kişi” dedi.

Oyun bittiğinde oyun boyunca sürekli tepki veren “uyanık” izleyicilerin kimler olduğunu görebilmek için gidip çıkış kapısının yanına dikildim ve önümden geçen 174 kişinin arasında tam 16 erkek, yaklaşık 10 kadar da yaşı ellinin üstünde gösteren kadın saydım. Geriye kalanların hepsi genç kadınlardı.

Yaklaşık on yıldır oturduğum New York şehrinden yılda bir ya da iki kez İstanbul’a gidip seminer veriyorum ya da genç tiyatrocu ve dansçılarla oyun sahneliyorum. Ve bu on yılda ABD ve Batı Avrupa’da canlı tiyatro gösterilerine ilgi giderek azalırken Türkiye’de tiyatroda, Covid-19 arasına rağmen, olağanüstü bir canlanma olduğunu ve izleyicilerin ve hatta sanatçıların büyük bölümünü (çoğunluğu kadın) gençlerin oluşturduğunu görüyorum.

Ulaşılabilir araştırmalar ve yayınlar olduğu için Batı’daki durgunlaşmanın izini sürebilmek ve nedenlerini anlamak zor değil. Avrupa’daki son kapsamlı araştırmayı 2015 yılında Avrupa Tiyatro Konvansiyonu (European Theatre Convention) yaptırıp yayımladı. Bu araştırmada genel nüfusa yönelik işler yapan tiyatroların izleyicilerinin en çok yüzde 25’inin 30 yaş altı olabildiği, yüzde 46’sının yaş ortalamasının 60 olduğu belirlendi.

New York’taki kâr amaçlı Broadway tiyatroları piyasayı yoklamak için istatistiksel araştırmaları oldukça sık yaptırır. 2018 yılında Broadway’e gidenlerin yaş ortalamasının düştüğü müjdelenmişti: müzikallere gidenler ortalama 39, dramatik oyunlara gidenler 51.5 olmuştu (yüzde 66 kadın, yüzde 75 beyaz, ortalama hane geliri 222.120 USD). ABD’de Broadway dışındaki 8.000 kadar kâr amacı gütmeyen tiyatro kurumu ya da topluluğunu tarayan bir araştırma bilmiyorum ama özellikle büyükçe çaplı bölgesel repertuvar tiyatrolarının (regional theater) uzun zamandır izleyici yaş ortalamasının sürekli yükselmesinden, gişe gelirlerinin düşmesinden yakındığını okuyordum.

2020’de Covid-19 salgınıyla birlikte en hassas kesimi oluşturan yaşını almış tiyatro izleyicisi evine kapandı, Netflix’e, YouTube’a alıştı, o arada 2-3 yıl daha yaşlandı ve tiyatroya dönmedi. Salgın sırasında tiyatro kuruluşları ABD tarihinde hiç görülmemiş miktarlarda devlet yardımı aldılar ama bu geçiciydi. Bir yıldır repertuvar tiyatroları birer birer kapanıyor ya da programlarını iptal ediyor. 2023-24 sezonu başlayalı beri genç kuşakların ve azınlıkların tiyatroya çekilmesi için stratejiler tartışılıyor. Ne var ki, salgının hapisliği ardından sokaklara fırlayan gençler barları ve lokantaları dolduruyor, bir yazar tarafından kaleme alınmış bir oyun metninin aktörler tarafından sahnede canlandırıldığı standart tiyatro biçimine yabancılar. Gençler canlı gösterilere ancak sansasyonel bir tarafı varsa, umulmadık bir mekan, şaşırtıcı bir teknoloji kullanımı, oyuncuların tv-sinemadan ünlü olması gibi “özne-dışı” nitelikler olursa, “eğlence” niyetine gidiyor. 

Dijital iletişim öncesinde, en azından Batı ülkelerinde, gazete ve dergilerde yazan kadrolu eleştirmenler vardı. Sanatlar gibi son derece göreceli bir alanda fikir yürüten bu insanları gereksiz bulanlar, bilet satışlarını etkilemelerine öfkelenenler çok olurdu. Bu eleştirmenlerin varlığının en önemli yanı gösteri sanatlarında nereden gelinip nereye gidildiği konusunda pusula işlevi görmeleriydi: Yapıtları genellikle alışıldık ölçütlere göre değerlendirdikleri için alışıldıktan sapmaya çalışan avangart tiyatroculara sav ve kararlarında referans noktaları oluştururlardı.  

Dijitale geçildikten sonra, özellikle ABD ve İngiltere’de, tiyatro eleştirmenleri görünmez oldu. Yeni ortamda eleştiriler aranıp bulunması gereken internet bloglarına dağılmış durumda ve bunlar ciddi gazetelerin maaş ödediği, editörlerin denetlediği profesyoneller olmadıkları için etkili olamıyorlar. Sonuçta, Batı’da tiyatro nasıl olup nasıl olmaması gerektiği tartışılan bir alan olmaktan en azından şimdilik çıkmış durumda. 

Batı’da tiyatro etkinlikleri baş aşağı giderken Türkiye’de, Covid-19 arasına rağmen, tiyatroyla uğraşmaya ve tiyatro izlemeye merak neden arttı ve artıyor? Neden tiyatro izleyicisinin çoğunluğunu gençler, onların çoğunluğunu da kadınlar oluşturuyor? Benim son derece kayda değer bulduğum bu gelişmeleri inceleyen bir kaynak ne yazık ki bulamıyorum (ki bu yazıyı öncelikle öyle bir çalışmayı tetiklemeyi umarak yazıyorum). 

Gözlemlerimi sınamak için aklıma tiyatro biletlerinin satıldığı tiyatrolar.com.tr sitesine girip orada kayıtlı topluluklar listesine bakmak geldi: İstanbul’da olduğu belirtilen 727 gösteri topluluğu saydım! Bunların yarısı “ismi var, cismi yok” olsa bile 350 sayısı da hiç az değil. Bu sitenin yöneticisi Murat Temel T24’teki bir söyleşide 2023 yılında sisteme 300’den fazla yeni oyun girdiklerini ve bunun bir rekor olduğunu söylüyordu. İnternette biraz bakındım, Türkiye’de adı “konservatuvar” olan, hepsinde oyunculuk eğitimi verildiğini sandığım 34 okul buldum. Onların dışında sahne sanatları ya da tiyatro eğitimi veren 23 de üniversite fakültesi ya da bölümü gördüm. Bunların yanı sıra oyunculuk eğitimi veren özel okullar ve kurslar da var.

Türkiye’deki bu tiyatro furyası konusunda kısıtlı gözlemlerime dayanarak aklıma gelen ve doğal olarak doğruluğundan hiç emin olmadığım birkaç spekülatif düşüncem var:  

Görebildiğim kadarıyla paralı izleyiciyi hedefleyen büyük, pahalı prodüksiyonlar dışında kalan bağımsız, küçük çaplı tiyatrolara gidenlerin birçoğu oldukça uzak mesafelerden, toplu taşımayla gidip dönüyor. Bu açıdan, en azından İstanbul’daki tiyatro patlamasına yol açan en önemli etken metrobüs ve oldukça yeni bir imkan olan metro denilebilir. Gelişmiş toplu taşıma artık kentin çeperlerinde oturan gençlerin merkezlerdeki etkinliklere kolayca erişimini sağlıyor. 

Tiyatrolara giden genç kesimin bunu öncelikle sosyalleşmek, “insan içine çıkmak” üzere yaptığını sanıyorum. Gençlerin sosyalleşmek için bar ve lokantalarda buluşması ekonomi ve sosyal kodlardaki değişimler nedeniyle giderek zorlaştı, disko ve benzeri eğlence yerleri de eskiden olduğu kadar yaygın değil. Tiyatro bir süredir birkaç arkadaşın buluşup birlikte canlı bir olayı deneyimlemesi için en uygun olanak olabilir. Gerçi yukarda sözünü ettiğim söyleşide de belirtildiği gibi, bir yıl önce küçük çaplı tiyatrolara 100-150 TL’yi rahatça ödeyebilen gençler artık en az 200 TL ücreti ödemekte zorlanıyor olabilir. Bu nedenle varlıklılara yönelik, bilet fiyatları oldukça yüksek, kâr amaçlı “İstanbul’da Broadway” türünde yapımların ve bunları üreten yapımcı ve yatırımcıların sayısı giderek artıyor. Bu “bütçe farkı” üretilen oyun sayısına göre oldukça az sayıda olan gösteri mekanlarını küçük tiyatrolar için daha da erişilmez kılıyor.

Dünyanın her yerinde tiyatro izleyicisinin büyük çoğunluğu kendi beğenisini ve değerlerini olumlayacağını düşündüğü yapıtları tercih ve talep eder. Gösterinin kendi kişisel dünyasının bir sağlaması olmasını bekler. Sürprizlere, beklediğinden farklı gelişmelere “bir dereceye kadar” açıktır. Gişe kaygısı olan tiyatrolar izleyici çekebilmek için arzını bu talepleri gözeterek yapar, izleyici de ne arz edilmişse onu bilir, onu talep eder. Sonunda aynılaşma ve tekrarlardan oluşan ve niteliği izleyicinin eğitim düzeyinin, alışkanlıklarının ve beklentilerinin belirlediği bir düzen devam edip gider. Örneğin, şu anda sanıyorum ünlenmiş tv dizisi ya da sinema oyuncularının sahneye çıkarılması izleyici çekebilmenin en kestirme yolu olmuş durumda.

Şimdilerde alabildiğine yoğunlaşan Türkiye tiyatro ortamı bana temelde niceliksel bir kalabalıklaşma olarak görünüyor. Yapıtların çoğunluğunun gençler tarafından üretiliyor olmasına karşın, oyun kalabalığını çoğu epeyce eskilerde kalmış biçimlerde, genellikle herkesin zaten bütünüyle bilincinde olduğu toplumsal ya da bireysel sorunları konu alarak ağlatma, güldürme ve heyecanlandırma hedefleyen, “melodramatik” denebilecek yapıtlar oluşturuyor.

Bu oyunları üreten kişilere tercihlerini dünya tiyatrosunda son elli yıldaki hangi tartışmalar ve uygulamalarla hesaplaşarak belirledikleri sorulsa yanıt alınabileceğini sanmıyorum. Tiyatrocular ve izleyicileri arasındaki bütünüyle yerel alışverişte, yapıtların daha geniş açılardan düşünülüp arz ya da talep edilmesi pek rastlanılan bir durum değil. Yani, bu kadar hareketlenmeye karşılık Türkiye’de de tiyatro nasıl olup nasıl olmaması gerektiği tartışılan bir alan değil (kaldı ki, bildiğim kadarıyla, tiyatrocuların pek azı birbirinin işini görmeye gidiyor). 

Yeni, farklı fikirleri ortaya atmak, denemek her yerde, her zaman tekdüzelik akıntısına karşı kürek çeken, çapı küçük, yeri dar, gişe geliri sıfır civarında dolaşan topluluklara kalır. Söz konusu tiyatro kalabalığında bu betime uyan epeyce topluluk var ve bunların arasından az sayıda da olsa kayda değer işler çıkabilmesi gerekir. 

Kime, neye göre “kayda değer” diye sorulabilir tabii ki. Ben bu sözü genelde “kanon” olarak anılan evrensel tiyatro geleneğinde bir farklılık ya da yenilik yaratmayı hedefleyen işleri düşünerek kullanıyorum. Bu türden cesur işler izleyici bulamama pahasına gerçekleştirilir ve ortaya hesaplaşılması, tartışılması gereken bir tez atılmış olur. Bu tezi duyurup bir perspektife oturtmak ve tartışmaya açmak da beğenisi yerine bilgisiyle yazan eleştirmenlere ve akademisyenlere, bunu görünür kılmak da kâr amacı gütmeyen sanat kurumlarına kalır. 

Ne var ki, Türkiye’nin kısa tiyatro tarihinde evrensel tiyatro kavramını muhatap alan girişimlere rastlanmaz: Bu içine kapalı, yerele endeksli tarih temelde icracı isimlerin ve sahnelenmiş oyunların art arda sıralanmasından oluşur, “akım” denilebilecek birkaç dönem de Avrupa’da gelişmiş yaklaşımların adaptasyonlarıdır. Anladığım kadarıyla bu gelenek aynı çizgide sürüp gidiyor. 

Yukardaki görüşlerimi fazlasıyla idealist, hatta ütopik bulacaklara sinemadaki gelişmeleri örnek gösterebilirim. Türkiye’de sinema da uzun yıllar içine kapalı, tekdüze ilerleyen bir alandı ama artık kısa ya da uzun, az ya da çok paraya çıkan çok sayıda (birçoğu belgesel ya da “art-house” olarak anılan sanatsal nitelikte) film yapılıyor. Teknolojik gelişmeler nedeniyle Türkiye’de üretilenlerin yanı sıra dünyanın her yerinden filmler de izlenebiliyor ve, en önemlisi, düşünülüp tartışılıyor. Örneğin, Nuri Bilge Ceylan‘ın son filmi Kuru Otlar Üstüne hakkında ben okuyucusu bol platformlarda yarım düzine kadar özenle yazılmış eleştiri yazısına rastladım. Bu bence hem Ceylan’ın hem de diğer sinemacıların sonraki işlerini planlarken yararlanacağı, izleyicileri de farklı kavramlarla düşünmeye iten son derece olumlu bir gelişme.  

Evindeki ekranda izlemek yerine kalkıp bir salona gitmeyi ve bir miktar para ödemeyi gerektirdiği için tiyatroyla sinemayı karşılaştırmam biraz zorlama görünebilir ama sonuçta bu yazıyı yazmamın nedeni son on yılda Türkiye’de hem kalkıp tiyatroya gidenlerin, hem de tiyatro üretenlerin sayısında şaşırtıcı ölçülerde artış olması. Uzun zaman sürmemesi olası bu gelişmenin bir an önce incelenmesi, neden gençlerin bu ölçüde tiyatro üretmeye ve izlemeye merak sardıklarının anlaşılması, bu konuda en azından istatistiksel araştırmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir